13 Nisan 2015 Pazartesi

Arı Maya (Waldemar Bonsels)



Hikaye, kovanda ve dışarıda geçiyor.

Hikayenin kahramanları,

  • Arı Maya,
  • Rehber,
  • Eşek Arısı,
  • Yusufçuk,
  • Ağaçkakan,
  • Kabukdelen böcekleri,

Bir gün kovanda bir arı doğumuş adı Arı Maya imiş. Arı Maya bir gün bir rehber ile dışarıya çıkmış. Dışarıda önden uçtuğu için rehber ona yetişememiş. Arı Maya, dışarıda kaybolmuş. Bir çiçeğin üstüne konmuş. Karını doyurmuş. Sonra, havada uçarken bir Eşek Arısı ile karşılaşmış. Onunla birazcık konuşmuş. Eşek Arısı insanlardan söz etmiş. Arı Maya da insanların kim olduğunu sormuş.

Konuşmaları böyle devam ederken, bir Yusufçuk Böceği oraya gelmiş ve Eşek Arısını hapur hupur yemiş. Arı Maya, Yusufçuk Böceğine sormuş; "Neden Eşek Arısını yedin?". Yusufçuk böceği Arı Maya'nın sorusunu şöyle yanıtlamış; "Sen nasıl polen yiyorsan ben de eşek arısını yiyorum". Arı Maya ona da insanları sormuş; "İnsanları biliyor musun?". Yusufçuk böceği; "Tabi ki biliyorum" demiş. 

Arı Maya; "Anlatır mısın?" demiş. Yusufçuk Böceği anlatmaya başlamış; "Onların hem iyileri hem de kötüleri vardır. Bazı insanlar iyidir, bazı insanlar da kötüdür." Arı Maya insanlar hakkında daha çok bilgi edinmek istiyormuş. Oradan ayrılmış ama belki de onunla tekrar görüşürmüş. Oradan gidince, bir ağacın kovuğuna yerleşmiş. Burada bir ağaçkakan ile karşılaşmış. 

Arı Maya ilk günlerde Ağaçkakan'dan rahatsız oluyormuş. Ama sonra Ağaçkakan'a alışmış. Artık her akşam konuşmadan uyumuyorlarmış. Arı Maya ara sıra geziniyormuş. Bir gün eve döndüğünde Ağaçkakan'a "İnsanları tanıyor musun?" diye sormuş. Ağaçkakan; "Hayır" demiş, şöyle de eklemiş. "Sen tanıyor musun?". Arı Maya "Evet" demiş, "Ama hiç görmedim" demiş. 

Ertesi gün Arı Maya, her zamanki gibi dışarı çıkmış. Dışarıda gezmiş. Evinden birazcık uzaklara gitmiş ve insanların yaşadığı evlere gelmiş. Evlerden çok ses çıkıyormuş. Arı Maya bir evin içerisine girmiş ve bir insan görmeyi başarmış. Sonra hemen o evi terk etmiş. Çünkü insanların ona zarar vermesini istemiyormuş. Akşamın karanlığı iyice bastırmış. Hava gökyüzünün tepesindeki ay ile aydınlanıyormuş. 

Arı Maya bir gününü orada geçirmiş. Ertesi gün evine geri dönmüş. Evi delik deşikmiş. Bunu kimin yaptığını araştırmaya başlamış. Akşam hiç uyumamış beklemiş. Ama malesef gözleri kapanmış ve uyumaya başlamış. Ertesi gün evini delen kişiyi yakalamış. O kişinin adı Kabukdelen Böceğiymiş. Kabukdelen Böceği, Arı Maya'ya evini göstermiş. Evinde yaklaşık kırk kişi varmış. 

Arı Maya, Kabukdelen Böceklerine sormuş; "Siz neden bu kadar fazla kişisiniz?". Kabukdelen Böceklerinden en büyük olan kişi, yani baba cevabı vermiş; "Biz bu kadar fazla olmazsak, ağaçları delemeyiz". Arı Maya, onları Ağaçkakan'dan korumuş. Sonra da tekrar gezmeye çıkmış. Gezerken, Eşek Arılarının kovanına girdiğini farketmemiş ve orada yakalanmış. 

Orada Eşek Arılarının Kraliçesi toplantı yapıyormuş. Arı Maya bu konuşmaların hepsini duymuş. Sonra da bir şekilde oradan kaçmış. Hemen kendi kovanına gitmiş ve bunu duyurmuş. Kovan kendilerini koruma altına almış. Kovanın kapısını kapatmışlar. Bir sonraki gün Eşek Arıları onların kovanlarına saldırmışlar. İçeriye dörder dörder gruplar sokmuşlar. ama arılar içeri giren her grubu öldürüyormuş.

En sonunda Kraliçe de girmiş ve içeride bütün herkes ölmüş. Bal arıları saldırıdan kurtuldukları için çok mutlularmış. Bunun için Arı Maya'ya bir ödül vermişler. 


SON


Ali Toprak Dalkıran bu kitaptan arıştarmanın nasıl bir şey olduğunu öğrendi. Siz bu kitaptan ne öğrendiniz? Lütfen yorumlarınızı benimle paylaşır mısınız?




12 Nisan 2015 Pazar

Güliver Küçük İnsanlar Ülkesinde (Jonatan Swift)



Hikaye Lilliput adasında, Blefusku adasında, gemide geçiyor.

Hikayenin kahramanları;


  • Güliver,
  • Lilliput Kralı,
  • Blefusku Kralı,

Güliver bir gün gemiyle denize açılmış ama bu gemi bir arkadaşının gemisiymiş. Güliver de burada doktorluk yapıyormuş. Gemiyle ilerlerken bir sıkıntı olmuş ve bir kayaya çarpmışlar. Güliver şans eseri kurtulmuş.

Sabah olduğunda, Güliver kendini bir adanın kumsalında bulmuş ama hiçbir yerini hareket ettiremiyormuş. Birazcık daha kalkmaya çalışyormuş ama olmuyormuş. Birazcık beklemiş. Bütün gücünü topladıktan sonra tekrar denemiş ama yine olmamış. Şimdi bunu tekrar denemek için güç toplamaya başlamış. 

O sırada gövdesinde bir gıdıklanma hissetmiş. Kafasını kaldırıp baktığında mini minnacık insanların üzerinde olduğunu görmüş. Sonra bu insanların çok küçük mızrakları kendisine attıklarını görmüş. Gözüne gelmesin diye gözünü kapatmış. Birkaç kişi onun burnunun üzerine çıkmış. Bir tanesinin üzerinde bir taç varmış. Güliver o kişinin kral olduğunu anlamış.

Bu arada neden yeden kalkamadığını da artık biliyormuş. İncecik sağlam iplerle onu yere bağladıkları için hiçbir yere kıpırdayamıyormuş. Kral bir şey demiş. "Dakihah degul!" Güliver de aynısını tekrarlamış, "Dakikah degul!". Sonra Güliver'i bin bir güçlükle tekerlekli bir arabaya bindirmişler ve üç günde Lilliput şehrine ulaşmayı başarmışlar. Güliver'i, bir büyük evin içine zorla sokmuşlar. Bu ev Güliver için küçük ama mini minnacık insanlar için büyük bir evmiş. 

Güliver'i nasıl besleyeceklerini bilmiyorlarmış. Güliver'e Lilliput adasında yetişen çok küçük meyveler vermişler ama Güliver bu meyvelerden birkaç tanesiyle doymuyormuş. bu meyvelerden binlerce gerekiyormuş. 

Güliver'i bir ayağından bir yere zincirle bağlamışlar. Güliver, özgür kalmak istiyormuş. Bir gün, Güliver'i görmek isteyen çok insan gelmiş. Güliver'i görmek için çok uzaklardaki köylerden gelen insanlar bile oluyormuş. Artık Güliver'i görmek için para vermeleri gerekiyormuş. 

Bir gün para verip Güliver'i görmek isteyen üç insan onu ok yağmuruna tutmuşlar. Bu oklardan biri Güliver'in kaşının birazcık altına saplanmış. Bu ok Güliver'in canını çok yakmış. Oraya hemen Kral gelmiş ve Güliver'e ok atanları bağlanmış halde Güliver'in yanına getirmiş. Güliver onları eline almış. Cebinden çıkardığı minik bıçağı minicik üç insanın önüne götürmüş. Bu bıçak Güliver için küçük ama minik insanlar için dev gibi bir kılıçmış.

Güliver, elindeki bıçakla ona ok atan kişilerin iplerini kesmiş ve onları geri bırakmış. Bunu gören Lilliput Halkı Güliver'i alkışlamaya başlamışlar. Kral bu davranışından ötürü Güliver'i serbest bırakmış. Güliver, yanındaki rehberler ile şehri dolaşmaya başlamış. Herkes Güliver'i izliyormuş. Güliver şehri tanıyınca, Lilliput dilini öğrenmek için her dili bilen dil uzmanlarının yanına gitmiş. 

Lilliput dilini öğrendikten sonra Blefusku adasını görmeye gidecekmiş ama halk ona izin vermemiş ve Güliver'i zehirleme kararı alınmış. Yemeklerine zehir koyup onu zehirleyeceklermiş. Bunları Güliver'e onu kötü görmeyen bir rehber anlatmış. Güliver kendisine teşekkür etmiş ve bütün eşyalarını toplayıp Blefusku adasına gitmiş.

Blefusku adasındaki insanlar Güliver'i sevinçle karşılamış ve onun adına büyük bir şölen yapılmış. Blefusku adasındaki insanlar Lilliput adasındakilerle aynı dili konuşuyorlarmış. Aslında bu onların ortak diliymiş. Çok yakında, Lilliput adasından Blefusku adasına birkaç kişi gönderilmiş. Onlar, Güliver'i almaya gelmişler, ama Güliver ortada yokmuş. Çünkü o karada bulduğu bir filika ile oradan kaçmayı başarmış. Evine dönünce başından geçenleri herkese anlatmış. 

SON


Ali Toprak Dalkıran bu kitaptan tutsak kalmanın çok sıkıcı olduğunu öğrendi. Siz bu kitaptan ne öğrendiniz? Lütfen yorumlarınızı benimle paylaşın...

8 Mart 2015 Pazar

Kaptan Grant'ın Çocukları (Jules Verne)



Hikaye, evde, gemide, yolda ve denizde geçiyor.


Hikayenin kahramanları,



  • Lord Glenarvan
  • Binbaşı McNabbs
  • Leydi Helena
  • Kaptan Grant (Harry Grant)
  • Marry
  • Robert
  • Jacques Paganel
  • Kaptan Mangles
  • Ayrton (Gerçek adı Ben Joyce)


Günlerden bir gün, şişenin içinde bir mesaj Lord Glenarvan'ın evine ulaşmış. Lord Glenarvan bu mektubu açmış ve okumuş. İçinde, "Glasgow Lim ... üç direkli Britannia adlı .... 27 Haz.... 1862 .... Patagoni.... bat... ben K.... Grant ile ..... arkadaşım kara çık.... Yerliler bize sal ... tut.... şişeyi 37 derece enlem .... denize attık. İmdat." Lord Glenarvan bu mesajı pek iyi anlayamamış çünkü mesajın bazı yerleri silinmiş olduğu için düzgün okuyamamıştı.


Lord Glenarvan bu mektubun kimden geldiğini bilmiyormuş. Sevgilisi olan Leydi Helena ile mektubu gönderen kişiyi bulacaklarmış. Ama mektuba daha iyi bakınca bu mektubu gönderen kişinin Kaptan Grant adında birisi olduğunu anlamışlar. Yolculuk için, hizmetçilerinden gemiyi hazırlamalarını istemişler. Hizmetçiler hızlı bir şekilde, gemiyi hazırlamışlar. Gemi hazırlandıktan sonra yola çıkacaklarmış ama çıkacakları gün onların evine Kaptan Grant'ın çocukları gelmiş.


Bu yüzden yolculuğu bir gün ertelemişler. Bir gün sonra yolculuğa başlamışlar. Yolculuğa çıkmışlar ama Jacques Paganel'i  gemide bulmuşlar; ama artık geri dönemezlermiş. Kaptanlarının adı Mangles imiş. Ona hep Kaptan Mangles derlermiş. Kaptan Mangles ile yolculuğa devam ediyorlarmış. Bu arada Kaptan Grant'ın bir oğlu ve bir kızı varmış. Oğlunun adı Robert, kızının adı ise Marry imiş. Gemide bir de Binbaşı McNabbs varmış. O da gemideki işlere yardım ediyormuş.


Günlerden bir gün seyahat ederken önlerine bir ada çıkmış. Bu adada bol bol ev varmış ve bu evler göllerin kıyısında ve göllerde de tatlı su olduğu için susuzluk çekmeyeceklermiş. Bu adadaki evlerden üç tanesi terkedilmiş olduğu için üçüne de yerleşmişler. Bu ada hakkında bilgisi olan Bay Paganel onlara bilgi veriyormuş ama bu evler birbirine çok uzakmış. Bu yüzden birbirleri ile konuşmaları zor oluyormuş. Ama ara sıra ortada olan evde buluşup konuşuyorlarmış.


Fakat,  bir gün toprak kayması olmuş. Çünkü bulundukları alan çok dağlıkmış ve dik uçurumlar varmış. Herkes evin içinde bekliyormuş ama Binbaşı McNabbs bunun bir toprak kayması olduğunu düşünmüyormuş. Bunun bir kurt saldırısı olduğunu düşünüyormuş. Çünkü kapının önünde kurtların ayak izleri varmış. Bu arada Robert, Binbaşı McNabbs, Jacques Paganel ve Lord Glenarvan hep adayı geziyormuş. Hep gezen grup Ada etrafında gezerken buranın bir ada olmadığını keşfetmişler ve diğerlerini çağırıp başka bir yere gitmişler.


Şu an geldikleri yerde birisi ile karşılaşmışlar. Karşılaştıkları kişinin adı Ayrton'muş. Ayrton ile bir barda karşılaşmışlar. Beş at kiralamışlar ve onlarla ormana doğru yolculuk etmişler. Yolculukta bir nehirin kıyısında kulübe görmüşler. Bu kulübeye yerleşip yolculuklarına orada bir süre ara vermişler. Ama Ayrton ortakları ile ara sıra gizlice görüşüyormuş. Ama bir gün Lord Glenervan Ayrton'u takip onun kimlerle konuştuğunu görmüş ve artık Ayrton'un gerçek adının Ben Joyce olduğunu biliyormuş. Bunu öğrendikten sonra Ayrton'dan önce geri dönmüş ve herkesi uyarmış.


Sonra Ayrton geldiğinde Binbaşı McNabbs Ayrton'a "Merhaba Ben Joyce" demiş. Ayrton da ona sert bir karşılık vermiş ve silahıyla Lord Gelnarvan'ı kolundan vurmuş ve kaçmış. Gemide de sadece bir kişi varmış. Onun adı da Kaptan Mangles imiş. Lord Gelenervan, Kaptan Mangles'e bir mektup yazmış. Mektubu saklıyormuş. Ama bir gün geri dönen Ayrton mektubu alıp kaçmış ve hemen Duncan'a (gemiye) gitmiş. Mektubu hemen Kaptan Mangles'e vermiş ve yolculuğa devam etmişler.


Lord Glenarvan ve diğerleri gemiyi bulmak için koşuyorlarmış ve son anda yetişip gemiye binmişler. Hemen harekete geçip Ayrton'u yakalamışlar ve bağlamışlar. Gemi ile birlikte yolculuğa devam ettiler. Yolculuk iyi geçmişti ama bir ada ile karşılaşmışlardı. Adada birazcık beklemek istediler. Fakat adada yamyamlar vardı. Hep birlikte gemiye doğru koşmaya başladılar. 

Gemiye bindiklerinde yamyamlar da peşlerinden kayıkla geliyorlarmış. Yamyamlar okları ile onları vurmaya çalışıyorlarmış. Fakat onlar kaçmayı başarmışlar. Yamyamlardan kurtulmayı başarmışlar. Şimdi de Kaptan Grant'ı bulmaya çalışıyorlarmış. Kaptan Grant'ı adanın etrafında dolaşırken bulmuşlar. Kaptan Grant'ı buldukları için sevinen Mary ile Robert babalarına sarılmışlar. 

Evlerine geri dönüyorlarmış ama Ayrton'u Kaptan Grant'ın olduğu adaya bırakmışlar. Ayrton orada bir geminin gelip O'nu almasını bekliyormuş. Bu arada babalarına kavuşan Mary ile Robert çok mutluymuşlar. Lord Glenarvan, Kaptan Grant ve çocuklarını evlerine bırakmış ve tekrar İskoçya'daki evlerine geri dönmüşler.   











  S   O   N   



















17 Ocak 2015 Cumartesi

Pollyanna Kitap Özeti (Eleanor H. Porter)



Hikaye, evde ve yolda geçiyor.

Hikayenin kahramanları,
  • Polly Teyze,
  • Pollyanna,
  • Hizmetçi kız Nancy,
  • Tom Amca,
  • Tom Amca'nın oğlu Tim,
  • Bayan Snow,
  • Bay Pendleton,
  • Bay Hall (Okul Müdürü),

Polly Teyze Nancy'den Pollyanna için tavan arasını toplamasını istemişti. Nancy, selam verip hemen toplamaya gitti. Tavan arasının tozunu süpürdü, camları sildi, yerleri sildi, duvarları boyadı. En sonunda tavan arasına eşya taşıyacaktı. Taşımak için, Tom Amca ve oğlu Tim'den yardım alacaktı. Hep birlikte merdivenlerden dolap, yatak, koltuk ve bir masa taşıdılar. 

Çok yorulmuşlardı. Polly Teyze ile birlikte bir öğlen yemeği yediler. Nancy birazdan Polyanna'yı almaya gidecekti. Yemek bitince hemen tabakları kaldırıp Polyanna'yı almak için tren garına gitti. Pollyanna bir bankta oturmuş merakla kendini kimin alacağını bekliyordu. O sırada Nancy, Pollyanna'yı görüp onu tanımıştı. Ona teyzesinin ismini sordu. O da Polly Teyze diye cevap verdi.

Nancy artık onu tanıyordu ve eve götürmeye hazırdı. Polyanna'yı elinden tutup eve doğru yola çıktılar. Uzun bir yürüyüşten sonra eve vardılar. Çok yorulmuşlardı. Pollyanna önce odasını görmek istiyordu. İlk önce teyzesine sarılıp ondan odasının nerede olduğunu öğrendi. Sonra da hemen tavan arasına koştu. Merdivenleri çıkıp odasına baktı. İlk görüşte odasını çok sevmişti. Teyzesinin onu sevdiği için manzaralı bir odayı seçmesi ne güzeldi diye düşündü Pollyanna.

Çok yorulmuşlardı. Öğlen yemeğinde Polly Teyze içeride bir sineğin uçtuğunu gördü ve Polyanna'ya sinekler hakkında neler biliyorsun diye sordu. Pollyanna da şöyle cevap verdi. Onlar kondukları yerdeki pislikleri ayakları ile her yere taşıyorlar. Polly Teyze, Polyanna'ya bir ödül verdi. Çünkü bu bilgiyi bildiğini bilmiyordu. Pollyanna yemeği bitirince hemen odasına gitti. Odasının havasız kaldığını gördü. Camı açtı. O sırada teyzesi geldi ve şöyle bağırdı:

- İçeri sinek girecek hemen camı kapat!

Pollyanna da hemen camı kapattı. Sonra da dışarıya çıktı. Tom Amca ve oğlu Tim'in yanına gitti. Birlikte sohbet ederlerken zamanın nasıl geçtiğini anlayamadılar ve konuşmaları Polly Teyze'nin yemeğe çağırması ile bitti. Akşam yemeği için Nancy tabakları getiriyordu. Sofrayı hazırladıktan sonra hemen yemeğe oturdular. Yemek çok güzel geçti. Pollyanna yemekten önce çok konuştuğu için çok uykusu gelmişti. Hemen yatağa girip uyudu.

Sabah çok erken uyandı ve kitabını okumaya başladı. Yarım saat sonra Polly Teyze ve Nancy uyanmıştı. O sırada da Pollyanna yirmi sayfa okumuştu. Kahvaltı için Tom Amca ve Tim'i beklediler. Onlar da uyanınca hemen kahvaltı ettiler. Kahvaltıdan sonra Pollyanna ile Nancy evin karşısındaki minik tepecikte gezmeye gittiler. Gezerken Pollyanna Nancy'ye 'mutluluk oyunu'nu öğretti. Nancy'de hemen bunu kullanmaya başladı.

Pollyanna artık Nancy'ye bulaşıkları yıkamasında ve sofra işlerinde yardım edecekti. Ertesi gün Pollyanna bunları uygulamaya başladı. Her gün sofrayı kurmasında yardım ediyordu, hem de bulaşıkları yıkamasına yardım ediyordu. Artık Pollyanna daha çok çalışkan bir çocuk olmuştu. Öğlen yemeği çok güzel geçmişti. Şimdi de sıra odasını toplamaya gelmişti.

Odasını topladıktan sonra da Bayan Snow'un yanına ona çorba vermek için gidecekti. Yolu biliyordu çünkü Polly Teyze ona bir çok kez yolu tarif etmişti. Artık Pollyanna yola çıkmaya hazırdı. Tariflere göre Bayan Snow'un evi Polly Teyze'nin evine çok yakın olduğu için Pollyanna çok kolay gidebildi. Kapıyı çalınca onu hizmetçi karşıladı.

Pollyanna hizmetçiye Bayan Snow'un nerede olduğunu sordu. Hizmetçi de şöyle cevap verdi:

- Koridorda düz ilerleyin ilk çıkan odanın içine girin. Orada yatan kişi Bayan Snow'dur.

Pollyanna, tarif edileni uyguladı ve Bayan Snow'u buldu. Bayan Snow'a neden karanlık bir odada yaşadığını sordu. Bayan Snow'da şöyle cevap verdi:

- Benimle hiç kimse ilgilenmediği için artık ben tek başıma bu odada yaşıyorum.

Pollyanna Bayan Snow'a çorbayı verip gitti. Eve dönerken birisi ile karşılaştı. Onunla tanışıp adının Pendleton olduğunu öğrendi. Artık Bay Pendleton'la her gün buluşuyorlardı ama bir şey onları ayırdı. Pollyanna'nın okulu başlamak üzereydi ve hazırlanmaları gerekiyordu. Pollyanna'nın yarın okulu başlaycaktı. Hemen okul eşyalarını almaya başladılar. Ertesi gün Bayan Polly Okul Müdürü Bay Hall ile karşılaştı ve Pollyanna'yı o okula kayıt yaptırdı.

Ertesi sabah Pollyanna yürüyerek okuluna gidiyordu. Okuluna giderken bir sınıf arkadaşı ile karşılaştı. Onunla birlikte okula gittiler. Okula gidince sınıfını gören Pollyanna çok sevindi. Hemen kendine bir sıra buldu ve oraya yerleşti. Ama okulun ilk günü olduğu için bir şenlik vardı. Herkes bahçede yarım saat oyun oynadı. Bundan sonra derslere başladılar.

Pollyanna okuldan dönerken karşıdan karşıya geçiyordu. Tam yolun ortasına gelmişti ki bir araba ona çok hızlı yaklaşıyordu. Pollyanna ne yapacağını bilemeyip bayıldı ve araba sağ bacağının üstünden geçti. Polly Teyze buna çok üzüldü. Doktorlar çağırdı. En sonunda üçüncü çağırdığı doktor Pollyanna'yı hastaneye yatırdı.

Pollyanna hastanede özel bakımdaydı. Hastanede bacağı alçıya alınmıştı. Pollyanna bir kaç ay sonra yürüme dersi alıyordu ve Polly Teyze'ye bir mektup yazmıştı. Mektupta Pollyanna'nın Polly Teyze'yi sevdiği yazıyordu. Bu arada Polly Teyze de eskisi gibi mutluydu.



{Son_____Son_____Son_____Son_____Son_____Son_____Son_____Son_____Son_____Sonnnn}






11 Ocak 2015 Pazar

Pollyanna'nın Mutluluk Oyunu (Kitaptan Bir Örnek)



Kitapta, Nancy Harrington Konağında çalıştığı için üzülüyordu. Polly Teyze her zaman kızıyordu ve Nancy buna çok üzülüyordu. Ama orada çalışmasaydı evin işleri tamamlanmayacaktı ve Polly Teyze çok zorlanacaktı. Artık Nancy burada çalıştığı için mutluydu. (nedeni üstte yazıyor, "ama" ile başlayan cümle)


Mutluluk Oyunu Nasıl Oynanır ?


  1. Sorununuzu belirleyin.
  2. 'Bu sorun olmasaydı ne olacaktı?' diye düşünün.
  3. Yüzde altmış (% 60) olarak mutlu olacaksınız.
Kendimden örnek :

Ben özet çıkarmasaydım, yüzden az kişi beni görecekti. Şimdi yirmi binden fazla (20.279) görüntüleme sayım var.

3 Ocak 2015 Cumartesi

Mutlu Prens Oscar Wilde




Hikaye hep dışarıda geçiyor.

Hikayenin kahramanları,

  • Kırlangıç 
  • Bir Prens Heykeli

Son baharın son günlerden bir gün, bir kırlangıç bir kırlangıç bir saza aşık olmuş her zaman gelip onunla konuşuyormuş fakat saz hiç onunla konuşmuyormuş. Arkadaşları onun artık göç etmesini istiyor, ama kırlangıç bu isteği hep reddediyormuş. Bir gün arkadaşları soğuğa dayanamamış ve Mısır'a göç etmiş. Kırlangıç artık çok soğuk ve akşam olduğu için sazı bırakıp bir heykelin ayaklarının arasına sığınmış.

Sabah olunca güvercin heykele bakmak için uçuyormuş, o sırada heykelin göz kırptığını görmüş bu yüzden heykelin omuzuna konmuş. Heykel onunla konuşmaya başlamış ve şöyle demiş:

Senden istediğim görevleri yapar mısın? demiş.

Güvercin de:

Tabii ki yaparım demiş.

Kırlangıç artık heykelin tüm isteklerini yerine getiriyormuş. İlk önce vücudundaki yakutları dağıtmış; sonra da gözlerini. Artık göremeyen heykel kırlangıçtan yoksul olan insanları bulup ellerindeki zümrütleri onlara vermesini istemiş kırlangıç bu görevi yapmış ama artık soğuğa dayanamıyormuş. en sonunda o kadar soğuk olmuş ki kırlangıç dayanamayıp ölmüş.

Birkaç gün sonra belediye başkanı parkta gezerken heykelin üzerindeki değerli taşların yok olduğunu görmüş. Değerli taşları tekrar yerlerine koydurmuş ve bu masal da burada bitmiş. :)



SoN..........................SoN...........................SoN.............................SoN......................SoN...............SoN.

1 Ocak 2015 Perşembe

Kralın Yoksul Çocukları (Yazar bilinmiyor)



Hikaye bir şatoda, kalede ve bir kulübede geçiyor.

Hikayenin kahramanları,
  • Kral,
  • En büyük kız kardeş,
  • Ortanca kız kardeş,
  • En küçük kız kardeş,
  • Dev,
  • Yaşlı bir nine,
  • Yoksul Kraliçe,
  • ikizler (Bir ağabey ve kız kardeşi)
  • Bir hemşire
Bir gün çok yoksul olan üç kardeş varmış ve kral oralardan geçerken o üç kardeşin konuşmalarını duymuş. En büyük kız kardeş şöyle demiş:

-Ben kral için çok uzun bir halı örebilirim demiş.

Ortanca kız kardeş ise:

-Ben senden daha da uzun bir halı örebilirim demiş.

En küçük kız kardeş de hepsinden farklı bir şey söylemiş:

-Ben kral için ikiz çocuk doğurabilirim demiş.

Bunları duyan kral yarın hepsini sırayla yanına çağırmış. İlk önce en büyük kız kardeş gelmiş. Kral:

-Üçünüzün de ne dediğinizi biliyorum demiş. Sen çok uzun bir halı örecektin sana tam üç gün veriyorum.

En büyük kardeş hemen halıyı örmeye başlamış.Şimdi de kral ortanca kız kardeşi çağırmış ve şöyle demiş ve cümleye yine aynı şekilde başlamış. (Aslında üçünde de cümleye aynı şekilde başlar.)

-Üçünüzün de ne dediğinizi biliyorum demiş. Sen ablandan daha da uzun bir halı örecektin. Sana da tam üç gün veriyorum.

Ortanca kardeş de hemen halıyı örmeye başlamış. Üç gün geçmiş şimdi kral ilk önce en büyük kardeşin yanına gitmiş. Onun halıyı öremediğini görünce onu şatodan kovmuş. Şimdi de ortanca kız kardeşin yanına gitmiş. O da halıyı örememiş. Bu yüzden kral onu da şatodan kovmuş. Şimdi de sıra en küçük kardeşe gelmiş. Kral ona da aynı şeyleri söylemiş. Kral:

-Üçünüzün de ne dediğini biliyorum demiş. Sen benim için ikiz bebek doğuracaktın demiş. Bunun için evlenmemiz gerek demiş.

Sonra da evlenmişler. Üç yıl sonra en küçük kardeşin ikiz bebeği olmuş ama bunlar olmadan önce en küçük kardeşin ablaları hemşire ile anlaşarak bebekler doğduğu anda onları bir sepete koyup onları bir dereye bırakmasını istemişler. Aslında bebekler ikiz doğmuş ama hemşire bebekleri bir sepete koyup dereye bırakınca krala:

- Aslında bebekler ikiz doğdu ama ikiz doğdular demiş.

Kral da:

- En küçük kız kardeşe şöyle demiş. Yapacağının yarısını yaptın ama bebekler ölü doğdu demiş.

Bu yüzden kral onu da şato'dan kovmuş. Deredeki bebekler en sonunda bir yaşlı ninenin kulübesinin önünde durmuş. Yaşlı nine sepetteki çocukları görünce onlarla hemen ilgilenmeye başlamış. Onları büyütmüş ve ikisi de on yaşına gelmiş. Bir gün annelerine evden daha uzaklarda dolaşmak istediklerini söylemişler. Çünkü her gün hep aynı yerlerde yani kulübenin etrafında dönüp duruyorlarmış.

En sonunda hemşire bir fırsatını bulup şatodan çıkmış ve ikizlerin yaşadıkları kulübenin yakınlarına gelmiş. İkizlerin annesi dışarı çıktığı zaman hemşire hemen içeri girmiş ve çocuklara gerçek babanızı öğrenmek istiyorsanız dediklerimi yapmalısınız demiş. En yakındaki dağın üstündeki kuleyi göstererek o kulenin içindeki dev'in büyülü saatini bana getirmeniz gerek demiş.

İkizler hemen yola çıkmış ama anneleri bunu bilmiyormuş. En sonunda kuleye varan ikizler hemen içeri girmişler. Dev onları görmüş ve büyülü saati almaya çalıştıkları için:

- Ya canınızı ya da malınızı verin demiş.

İkizler, dev ile nazikçe konuşarak devi ikna etmişler. Dev de onlara büyülü saati vermiş. Ertesi gün, hemşire tekrar onların yanına gelmiş ve bu sefer de şöyle demiş:

- Tekrar o kuleye gidip büyülü çubuğu almanız gerekiyor.

İkizler tekrar yola çıkıp tekrar aynı kuleye gitmişler. Bu sefer de dev'den büyülü çubuğu istemişler. Dev de ikizlere şöyle demiş:

- Sanırım, bu hemşire sizi öldürmek istiyor. Yarın tekrar sizden bir şey isterse ben onun haddini bildireceğim.

Öbür gün hemşire tekrar ikizlerin kulübesinin yanına gelmiş ve şöyle demiş:

- Bu sefer de, sizden tekrar oraya gidip büyülü balonu almanızı istiyorum.

Bunu duyan dev ağaçların arasından hemen ortaya çıkıp şöyle demiş :

- Sen onları öldürmeye kalkışıyorsan, kendin öl.

O sırada kral gelmiş. İkizler, krala:

- Korkmayın dev bizim dostumuz demiş.

Hemşireyi gören kral:

- Sen burada ne arıyorsun demiş.

Dev onu korkuttuğu için hemşire her şeyi anlatmış ve bu çocukların kendi oğlu ve kızı olduğunu öğrenen kral, yoksul kraliçeyi de çağırıp büyük bir kutlama yapmış.




..... .... ... .. . S   O   N . .. ... .... .....